• Serap Seranat’ı tanımlamak istesek neler söylersiniz? 

Kendimi bildim bileli hayatı sorgulayıp düşünen bir tarafım, başka bir deyişle dünyayı köşeye sıkıştıran bir yönüm var…

Yazmayı kendine şifa bilen, kitapların arasına saklanmış olan hayatlara merakla sarılan, biri var bedenimde desem yalan olmaz. Ama derseniz ki “O kim?”. İnanın bunu bende bilmiyorum. İçimde çok tanıdık bir yabancı var anlayacağınız. Her şey onun başının altından çıkıyor. Anlayacağınız “yazmak nefes almaksa yazdığım kadar yaşayacağım şu hayatı.”

Bu nedenle Anamur doğumlu olduğumun, Anadolu üniversitesi Sağlık Yönetimi mezunu olduğum ya da şu an Sosyoloji eğitimi aldığımın kısacası “ne zaman, nerede doğduğum ya da nerede yaşadığımın, buradaki benle-yazar serap serenatla- hiçbir ilgisi yok.

Beni tanımak istiyorsanız yalnızca OKUYUN BENİ.

Hayat felsefemse şudur: İnsan doğar; ancak herkes bir yaşayıcı ol(a)maz. Yaşayıcı olmak için önce arayıcı olmalı insan. Her şeyi ile kendini arayıp bulmalı ki tanıyabilsin kendini. Bedeninde bir yabancıyla yaşayan insanlarla dolu dünya çünkü. Herkes kendi olmalıdır; ancak o zaman ait olduğu yeri bulup varlığı ile dünyaya katkı sağlayabilir.

Ayrıca bir taşıyıcıdır da insan. Kendinde başkalarına ait hep bir şeyleri taşır. İşte bu nedenle hayat bir alışveriş, bir dengedir. Ama işin bir de püf noktası vardır: Verdikçe alırsın, aldıkça değil!

      Onun için yararlı insan olmak adına herkes bilginin ışığında kendi mücadelesini verip kendini var etmelidir. Çünkü herkes kendinin DİĞER yaratıcısıdır. Ve bu hayatta herkesin kendine olan tek borcu kendini var etmektir.

Kayıp İnsan kitabınızın çıkış sürecini biraz anlatırmısınız?

İki yıl üzerinde çalıştım ve bu süreçte iki defa yazıp sildim. İçime sinmeyen eksik olan bir şeyler vardı çünkü…En son üçüncü son halini yayınladım. Kendi hayatında kendine yer veremeyen insanları gördükçe, “İnsanlar hayatlarında neden kendileri olamayıp hep başkalarının şekillendirdiği hayatı yaşar?” diye düşünmeye başladım. Zamanla düşünmek yetmedi, araştırmaya kendi düşüncelerimi de yazmaya başladım. Yazdıkça da kitabın adı ortaya çıktı. Kendi içinde yaşamak isteyip de yaşayamadığı bir hayat olan herkes “kayıp insan”dır. Ancak şu da var: Her birimizin içinde mutlaka kayıp bir parça vardır tamamlayamadığımız. Uzaktan uzağa özlem duyduğumuz…

Edebiyat Dünyasında rol model aldığınız birisi / birileri var mı? Neden?

olmaz mı hiç? Hatta çocukluğumda beni yazma yolculuğuna çıkaran kişiler var.

Kendimi bildim bileli bir kitaba dokunup da onu hissettiğim an gözlerimin içi parlar. Ama ilginç şekilde klasiklere bambaşka bir düşkünlüğüm var. 12 yaşındaydım, okuduğum daha doğrusu elime aldığım ilk klasik Monteigne’nin Denemeler’iydi. Üzerinden yıllar geçti; ama o an duyduğum çocuk sevincini hiç unutmadım. Aslında o gün beni mutlu eden kitabı okumaktan öte bir yazarın dünyasının içine girmek ve onu deneyimlemekti.  Her ne kadar okurken pek fazla anlamasam da hep elimin altındaydı. Şimdi düşünüyorum da Monteigne’nun ışığını görmüş olmak çok değerliymiş. Bugün bir “özgürlük” savunucusuysam kim bilir belki de aydınlığının ruhuma sinmiş tarafıdır bu.

 

Hayatımın dönüm noktasının mimari Anthony Robbins tabi:İÇİNDEKİ DEVİ UYANDIR.  Yazmaktan ürktüğüm; ancak bir mıknatıs gibi de yazmaya çekildim dönemde “Bir yazar 600 sayfa ne yazar ki? diyerek tesadüfen elime aldığım ve 16 yaşımda yazmaya sarılmamı sağlayan insan. Bu konuyu kitabımda daha detaylı anlattım. Bunu sizinle paylaşmak oldukça özel ve değerli benim için…

 

Ne çok severim Kendine Ait Bir Oda’yı mesela. Yaşadığı zorluklara rağmen yazmaktan vazgeçmeyen Woolf modernist ve özgürlükçü yönüyle içime işleyip sevgimi kazanmıştı. Bende bıraktığı iz ise her şeye rağmen yazmaktan hiç vazgeçmeyen yönü. Yani yazmak için şartların oluşmasını beklemek gerçek bir yazarın yapacağı iş değil kanımca.

 

Dostoyeski’nin adını gördüğünüzde eminim aklınıza hemen Suç ve ceza gelecektir. Ama burada Suç ve Ceza’dan bahsetmeyeceğim.

Bir klasik müzik konserine gitmiştim. Herkes yerlerini bulmaya çalışıyordu ki ilginç görünümlü; başında şapkası, boynunda lacivert fular olan yaşlı bir adamın yanına oturmuştum. “Bu konser için fazla genç değil misin?” demişti. Açıkçası tuhafıma gitmemişti bu soru. Onun için “Haklı olabilirsiniz; ama şu an buradaysam “nedeni” daha önemli değil midir? diyerek bir sohbeti ateşlemiştim.

Konser başlayana kadar sohbet etmiştik. Gerçekten hemen hemen sanatın her dalından anlayan biriydi. Ve kurduğu şu cümle beni heyecanlandırmaya yetmişti. “Yazar olmak istiyorsan önce büyük yazarları oku. Dostoyevski Suç ve Ceza ile başlayabilirsin mesela.” Büyük yazar tanımlaması aklıma yer etmişti. Ondan olsa gerek büyük bir yazarın daha küçücük olduğu o ilk kitabını merak ettim: İNSANCIKLAR. Kim bilir belki de bu kitap “adil” yönümü ortaya çıkardı ve var olmaya da devam etti bende.

 

İlk okuldayken bir gün matematik öğretmenimin isteği üzerine pergel ve cetvel almak için öğretmenler odasına girdim. Masanın üzerindeki kitap dikkatimi çekmişti. Kapağında üç kişi vardı ve üzerinde Dünyanın Merkezine Gezi yazıyordu çünkü. Çok şaşırmıştım. “Dünyanın merkezi mi var?” diye düşünmüştüm. Kitabı isteyebileceğim kimse yoktu orada; ancak onu okumalıydım. Açıkçası tereddüt etmeden aldım ve matematik dersinde okumaya başladım.  Bana düşlemeyi ve düşünmeyi öğreten, yaratıcılığın sınırsızlığının ne olduğunu öğreten kitaptır benim için Dünyanın Merkezine gezi. İyi ki varsın Jules Verne…

  • Ülkemizde kitap okuma seviyesi oldukça düşük; Ama bazı yazarların kitapları çok satıyor nasıl değerlendireceksiniz?

Evet maalesef… İnsanlar hayatlarına dokunmayı beceren kişileri isterler. Her okur içine girdiği kitabın içinde kendinden bir şeyler aradığı gerçektir. Bunun temelinde ise anlaşılmak yatar. Bazen en yakın arkadaşının dahi anlayamadığı yönlerini bir kitabın içinde bulabilir kendini kişi. İşte asıl mesele “akıl ve duygu kontağı” kurmak okurla.

  • Boş zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası boş zamanım yok. Ancak bu soruyu ben şöyle algılamak istiyorum: Kendinize vakit ayırdığınızda neler yaparsınız? Yazarlığımı besleyen faaliyetlerle haşır neşir oluyorum. Bol bol klasik müzik dinler, mutlaka yürüyüş yapar, sanatsal faaliyetlere katılırım. Ancak en çok keyif aldığım şeyse yalnız kalıp kendimi dinlemek, düşünmek, düşünmek düşünmek…

Yalnız kalıp öylece kahvemi yudumlarken görse birileri beni, eminim boş boş oturduğumu düşünür. Oysa yalnız kalıp düşünmek bir yazarın en dolu anıdır…

  • Bir kitaba sizi yazsalar konusu nasıl olurdu?

Zarif görünümün altında saklı olan savaşçı kadını anlatırdı. Benim pes etmek gibi bir huyum yok. Bazen bu çok da iyi bir şey olmuyor açıkçası. İşte bu noktada şu ayrımı çok iyi yapabilmek

  • Kitap severlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Okurken seçici olsunlar. Ayrıca her alanda kitap okuyabilsinler. Zihni çeşitlendirmek bizi yaşamda güçlü kılır. Fakat okumak tek başına yeterli değil elbette. Araştırma, düşünme ve yorumlama becerilerini de okumaya katmak gerekir.

 

  • Herkes kitap çıkarmalı mı? Çıkarmak isteyenlere öneriniz nelerdir?

Herkes kitap çıkarabilir. Fakat herkes kitap çıkarmalı mıdır? Bu düşünülmesi gereken bir konu. Ancak varsa kişinin içinde biriken düşünceleri akıtsın kağıtlara elbette.

Kitap çıkaracak olan kişilere önerim, özgün ve özgür bir zihne sahip olsunlar öncelikle. Yazmak özgürlük ister çünkü. Ayrıca disiplinle işin içine girmeleri şart. İlham gelmesini beklerlerse asla yazamazlar. Nasıl ki balık tutmak için göle gidiyor ve bekliyoruz, yazmak için de masa başına geçip beklemek gerekiyor.

Ve yazdıklarını silmekten asla korkmasınlar. Yazmak en güzel silerek öğreniliyor çünkü.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir